1 Eylül 2017

Hadislerin ve Alimlerin Güvenirliği Meselesi-1

Söyleşi: Yunus Emre Özdemir
Konuşmacı: Emre İlsever

Sual: Bilhassa son yıllarda sıkça karşımıza çıkan ve medyanın yıkıcı gücünü kullanan bir arıza düştü evlerimize. İslam'ın iki ana unsurundan biri olan sahih hadisleri kendi akıl terazisinde (!) tartma cesaretini gösteren ve Kur'an'a uymadığını iddia ederek birçoğunu inkâr ve alayla itibarsızlaştırma yarışına giren bir zihniyete şahit oluyoruz. Bu zihniyetin arka planını ve İslamî hayatımıza olan iz düşümünü biraz değerlendirebilir misiniz?


Cevap: Aslında her şey Osmanlı Hanedanlığının çöküş yıllarında başladı, diyebiliriz. Musa Carullah Bigiyef, Ebu Reyye, Muhammed Abduh ve hocası Afganî gibi bir kaç öncü ismin başını çektiği “Yenilikçi (Modernist) Hareket” ilk eserlerini vermeye başlayana dek, geleneksel Ehl-i Sünnet ve'l Cemaat'in usûl ve fıkhıyla ilgili kimsenin bir sorunu yoktu. Genel olarak toplumda hâkim olan anlayış ashab-ı güzînin ve tabiinin yolu idi. Fakat çöküş döneminde ilim zayıfladı, âlimler sürüldü ve öldürüldü, yetkin kimselerin sesi soluğu çıkamaz oldu.

Bu dönemin en çok mağdurlarından biri olan son şeyhülislam Mustafa Sabri Efendi bir reddiyesinde diyor ki; keşke kütüphanem ve eserlerim yanımda olsa da bu adamların iddialarına layıkıyla cevap yazabilseydim...[1]


Cumhuriyet'ten sonra -cemaatler dışında- halkın hemen tamamı ilimden ciddi derecede uzaklaştırıldı... Bilhassa 28 Şubat sürecinde ülkemiz televizyonlarında “mealciliğin övüldüğü”, “ulemanın cerh ve tahkir edildiği”, başta Kütüb-i Sitte olmak üzere, genel olarak “tüm hadislerin ve mezheplerin güvenirliğinin tartışıldığı” bir üst aşamaya girildi. Zamanla ehli olmayanların da söz sahibi olabildiği ve kendi “bence”lerinin konuşulduğu, nihayetinde adeta herkesin içini kendi kurguladığı “yeni bir din anlayışı” doğdu.

Şimdilerde gerek sosyal medyada, gerek yakın çevremizde ve gerekse ders halkalarımızda artık şu sorularla muhatap olmaya başladık: 
Hadislere gerçekten güvenilir mi? Geçmiş âlimler de hata ve iftira etmiş olamazlar mı? Kur'an bize yetmez mi?

Açıkçası bu durumu bir yönüyle hayırlı görüyorum, zira en azından davetçi insanları daha fazla okumaya ve araştırmaya sevk ediyor, eski ilimlere olan rağbeti arttırıyor... Ve fakat diğer yönüyle de oldukça tehlikeli buluyorum, zira yeteri kadar okuma ve araştırma yapmayan kimseler kendi bilgisizliklerini “ilim” zannediyor ve çoğu zaman edeplerini bozarak sonu gelmez bir tartışma ve ayrışmanın içine giriyorlar. Sanırım, bizdeki en büyük iz düşümü bu oldu.

Sual: Peki gerçekten, hadislerin güvenirliğine ve ulemanın doğru yol üzere olduğuna nasıl inanabilir, bunu nasıl ifade edebiliriz?

Cevap: Bu durum gizli bir hazine değil aslında. Sadece dediğim gibi, yeteri kadar okuma ve araştırma yapan herkes gerçeklere kolayca ulaşabilir. Yalnızca biraz gayret etmesi, niyetini sahih tutması ve belli kalıplarla düşünmemesi gerekiyor.

Örneğin, çok meşhur bir iddia var: “Hadisler Peygamber Efendimizden çok sonraları, kulaktan kulağa dolaşarak yazıldı...” Şimdi öncelikle şunu bilelim ki, bu ve benzeri o kadar çok mesnetsiz laf dolaşmakta ki piyasada, artık birçoğunu ciddiye bile almayı bıraktık. Çünkü cehaletin sonu gelmiyor. İlim ehli bilir ki bu iddiaları ilk kez dile getirenler, (Ignaz Goldziher gibi) zamanın müsteşrikleri ve onları okuyarak veya derslerine ve kitaplarına alarak bizlere kadar taşıyan modernist-yenilikçilerdir...

İddiaya gelirsek; hadisler ilk defa Peygamber Efendimiz (sav) zamanında yazılmaya başlandı. Medine Döneminin başında, Kur'an ayetleri ile karışması ihtimali olduğu bir aralık, Peygamberimiz (sav) yazmayı yasakladı. Fakat bir süre sonra bu ihtimalin ortadan kalktığına kanaat getirdiğinde, yeniden yazmaya ruhsat verdi. Hatta bazı sahabeleri bizzat teşvik etti. Hem yazı hem de ilim meclislerinde yapılan tedris yoluyla günümüze kadar ilmî bir disiplin içerisinde ulaştırıldı. İmam Tirmizî'nin “İlmin Yazılması ve Önemi” başlığı altında bunu görebilirsiniz. Aynı zamanda, Muhammed Hamidullah Hocanın “Muhtasar Hadis Tarihi” isimli eserinde, bu şekilde “hadis-i şerifleri” kayıt altına aldığı bilinen 70 kadar sahabeden bahsedilmektedir.

Yine mesela; sahabenin önde gelenlerinin Kur'an okumak varken hadis rivayet edilmesini çirkin gördüğü, iddiası var... Oysa hadis tarihine vakıf olan her insan bilir ki, sünnet-i nebevî'yi en ince ayrıntısına değin bize kadar aktaranlar, en başta sahabenin önde gelenleridir. Hz. Aişe'nin meşhur “Onun ahlakı Kur'an idi...”[2] sözünün devamında; önce Mü'minun suresinin ilk 10 ayetini zikrettiğini, sonrasında ise Peygamber Efendimizin (sav) ahvali ve sözlerine bolca yer verdiğini görürsünüz. Fakat ülkemizde bir kesim var ki, bu rivayeti kırpıp sadece baş tarafını alarak sırf kendilerine delil olacak şekilde tevil etmektedirler. Bilmeyenler de ne yazık onların sözlerini taklit ediyorlar.

Özetlersek, hadis âlimleri ve fukuha bu hususlarda en başından beri çok titiz davrandı; tanınmayan veya bilinmeyen, itikadı veya ahlakı bozuk, hafızası veya yazısı kötü kim varsa, ondan hadisler ya alınmadı yahut dipnot düşüldü. Mezhep imamları ve müçtehitler ile birlikte İmam Buhari, İmam Müslim ve sair Kütüb-i Sitte yazarları ile diğer eser sahipleri bu konularda son derece ehemmiyetli hareket ettiler.

Sual: Bu dinin inzalinden bu yana bir zincir gibi Resulullah'a (sav) ulaşan, Müslüman toplumların dinî ve fikrî kaymalarının önünde birer baraj gibi durmuş nice âlimlerimiz var. Ve insanlarımız dini bu insanlar vesilesiyle öğrendi, 1400 küsur yıldır. Fakat sorun şu ki; bugün bu nadide insanlara bir kısım çevrelerce hurafeci (!) ilan edilerek dışlanıyorlar? Buradaki gerçek nedir?

Cevap: Sanırım temiz akıl sahipleri gerçeği rahatlıkla görebiliyordur... Siz eğer, “Kur'an'ı şunca senedir kimse doğru düzgün anlayamadı, zaten hep geçmişteki âlimler sebebiyle böyle geri kaldık, teknolojide ve savaşlarda yenildik...” vs. deyip sonra da kendinizi (kendi söylemlerinizi) ön plana çıkarır, bu yönde eser vermeye (video, konferans, kitap ve söyleşilere) başlarsanız, zamanla insanların teveccühünü ve merakını celbeder, etrafınızda hatırı sayılır bir kitle oluşturursunuz. Nihayetinde gün gelir bir bakarsınız ki, artık o kitle sizin yerinize sizin savaşınızı vermeye başlamış ve toplumsal çözülmeye ciddi bir katkı sağlamış olursunuz.

Evet, bilmek lazım ki, ortada fiili savaştan başka bir savaş daha var: İnsanların amellerini, inançlarını, düşünce ve davranışlarını değiştirmek yönünde, onları bu dinin bize öğrettiği birçok güzellikten mahrum bırakacak, ilmi daraltıp insanları kör ve bencil bir tabiata sürükleyecek unsurları destekleyenlerin, klasik İslam anlayışına (Ehl-i Sünnet ve'l Cemaat'e) karşı açtığı bir savaş...

Bakın mesela; bugün çocuğunuza maddî-manevî kötülüklerden korunması için Kur'an ayetlerini okursunuz, şifa niyetine, hemen karşı çıkarlar, Kur'an'ın böyle bir özelliği yok, derler... Hıtan (sünnet) ettirirsiniz dalga geçerler, fıtratı bozuyorsunuz, derler... Tesbihatı öğretirsiniz, gerçek zikir bu değildir, derler. Vefat eden ananızın-babanızın kabrine gidersiniz, Fatiha okursunuz, kızarlar, Kur'an bunun için inmemiştir, derler... Peygamberinize salavat getirirsiniz, şefaat edeceğine inanır ve haram kılma yetkisi olduğunu bilerek ona tabî olursunuz; “sen ayetleri yanlış anlamışsın, kelimelerin manası böyle değil!” derler... Peygamberini Kur'an'a arz ederler. (!) Allah'ın seçkin kullarına ikramından (keramet) bahsedersiniz, kesinlikle reddederler. Hatta mucizeleri bile akılla bambaşka manalara tevil ederler. Kadere inanırsınız, Allah'ın her şeyi önceden bilip tayin ettiğini, insanların ve âlemin başıboş bırakılmadığını söylersiniz, “öyle bir şey yok, kader demek başka bir şey demek, Allah kimseyi zorlamaz...” derler. Örtünün sınırlarını ve biçimini gevşetirler, kadın-erkek ilişkilerini basite indirgerler, onların miras ve şahitlikte “eşit” olduğunu savunurlar...

Üstelik tüm bunları yaparken muhatabına karşı ya tahkir edici konuşur ve kibre girerler yahut söz kalabalığı eder ve dinlememezlik ederler... Ne kadar delil getirirseniz getirin, bir süre sonra bıkarsınız artık. İşte o an anlarsınız ki, aslıda bunların niyetleri, nefislerini ve gururlarını memnun etmekten gayri bir şey değildir, ne yazık ki.

Sual: İslâm'ın şiarlarını basitleştirmek operasyonu yürüten bu güruh başarılı olduğu takdirde ne kaybederiz, ne kazanırlar?

Cevap: Birkaç sene önce Sahn-ı Seman'da[3] yayınlanan bir rapor okumuştum. 19. yüzyılın ortalarında İngilizlerin Mısır topraklarına gönderdiği bir ajanın notlarını içeriyordu. Yaklaşık 40 sene kadar Müslümanların arasında ikamet adam bu adam, her ne yapılırsa yapılsın Kur'an üzerinde bir değişikliğe gidilemeyeceğini, zira halkın içerisinde sayısız hafız ve mushaf olduğunu fakat Müslümanların “Sünnet” algısını bozabileceklerini, böylece kültürel ve amelî bir bozulma oluşturabileceklerini bildiriyordu, kraliyet ailesine...

Şimdi bu raporun belgesine ulaşmak mümkün... Ama dahası var; kâfir ve münafıkların bu topraklarda uzun yıllardır çeşitli emelleri olduğunu hepimiz biliyoruz. Bizim köklerimize, alışageldiğimiz inancımıza, amelimize ve ulemaya güvenimizi zedeleyerek aslında azmimizi kırmayı ve asıl düşmanımızı unutmamızı hedefliyorlar. Bunun için bazı kimseleri “özel” olarak eğitiyor olabilirler, diğer bazıları ise maalesef farkında olmadan bu gayeye hizmet ediyorlar... Başarı oldukları takdirde tüm dünyadaki Müslümanların arasında müthiş bir fitne patlak vereceğini iyi biliyorlar. Belki de çoktan başarmışlardır!.. Takdiri size bırakıyorum.

Bu konunun önemine binaen şu iki eseri mutlaka tavsiye ederim: Hadim Hüseyin'in “Peygambersiz Kur'ancılar” isimli kitabı ile Mevdudî'nin “Sünnetin Anayasal Niteliği” isimli kitabını...

Sual: Sırf kendi mantıklarına uygun için sahih hadisleri bile İslâm'a aykırı gören bu güruh; benzer ifadelerin Kur'an'da da karşılaştıklarına çıktıklarında zorlama yorumlara gidiyorlar. Ve genel olarak bunu yapma nedenlerini “ateistlere hitap” üst başlığı ile açıklıyorlar. Sahi, biz dinimizi olduğu gibi mi yaşayacağız, yoksa olmasını istediğimiz gibi mi? Bu durum, İslâm'ın tebliğ meselesinin kendince allanıp pullanıp pazarlamaya kaymasına sebep olur mu?

Cevap: Evet, ne yazık ki şu an aynen öyle oluyor. Sırf Batılı müsteşriklere ve din ile irtibatı olmayan ateist / deist kesime biraz olsun “yanaşmak” veya onların da sevebileceği bir hale getirebilmek için, çoğu kez bu dinin şeriatını evirip çevirip olduğundan daha farklı bir formata sokuyorlar. Böylece güya şeriatın “çirkinliklerini” (Haşa!) onlara göstermemiş oluyorlar. Subhanallah! Biz bu şekildeki bir yaklaşımdan beriyiz... İslam ne ise odur, kim teslim olacak ise olur, olmayacak ise olmaz. Eğer İslam ile ilgili bir husus kişinin aklına takılmış ve kabul etmekte yahut anlamakta güçlük çekiyorsa; bu durum ya onun mantık ve kültür algısının farklı oluşundan yahut hayatı yeteri kadar tecrübe etmemesi ve insan ile kâinat hakkındaki bilgi dağarcığının zayıf olmasından ve yahut niyetinin bozukluğundan ve öğrenmeye / teslim olmaya karşı bir direnç gösterdiğinden kaynaklanmaktadır, diye düşünüyorum.

Örneğin; henüz anne karnında iken bir ruhun kaderinin tayin edilmesi ile ilgili hadisi ve genel olarak kader algısını anlamaya çalışan bir kimse eğer batılı (materyalist) bir eğitim sistemi içerisinde yetişmiş, herkesin ve her şeyin özgür irade ile şekillendiğine inanarak büyümüş ve yüce bir Yaratıcının henüz hayata nasıl müdahil olduğunu bilfiil tecrübe etmemiş biri ise bu konuyla ilgili karşısına ne çıkarsa çıksın mukavemet göstererek kabul etmeyecek ve hakikate teslim olmaya karşı ciddi bir inat içerisinde olacaktır. Eğer bu gibi kimseleri dinden uzaklaştırmamak için “zaten kader diye bir şey yoktur, bu uydurulmuş bir şeydir” diyerek dini sevimli göstermeye çalışırsa, elbette ki belli sayıda bir taraftar toplayacaktır.

İşin gerçeği ise kader, Allah'ın sınırsız ilminin içindekilerle birlikte kâinat üzerindeki her şeye mutlak tasarrufu, dilediğin takdiri ve tayin etmesidir... Bu bazen bir kaza, bazen bir ilham, bazen bir keramet ve mucize, bazen bir fırsat ve nimet, bazen iman ve hidayet, bazen kalbin mühürlemesi, bazen de doğum ve ölümdür... Bunu inkâr etmek demek, Allah'ı hakkıyla tanıyamamak demektir. Ama buradaki sorun, işte tam olarak budur: Böyle bir yaratıcıya karşı ey insan, kelimenin tam anlamıyla teslim olabilir misin?

Sual: Son olarak biz Müslümanlara ve bilhassa genç muvahhit gençlere hadisler meselesinde tavsiyeleriniz nelerdir? Bu kaleyi korumak için bizlere neler düşer?

Cevap: Suriyeli âlim Said Havva'nın “Tartışmalar” isimli eserinde şöyle bir nasihati var: Müslüman Kardeşlerim, âlimlere ve mezheplere olan güveninizi bozmayınız. Bugüne kadar belki milyonlarcası gelip geçti, tek bir mezhepte bile kaç nesil insan var oldu, biri gözünden kaçırsa bile diğeri mutlaka görürdü...

Şu saatten sonra eğer aklınıza ve mantığınıza sığmayan, Kur'an ayetleriyle çeliştiğini düşündüğünüz bir hadis ile karşılaşırsanız, bunu mutlaka ilim ehli olarak bildiğiniz/güvendiğiniz kimselere sorun işin aslını öğrenmeden meseleyi takip etmeyi bırakmayın. Dinle ilgili hususlarda asla utangaç ve çekinik davranmayın. Neyse öğrenmek istediğiniz, araştırın... Bakın, sahabe arasındaki en fakihlerden İbn Abbas'a (ra) bu kadar ilmi nasıl elde edildiği sorulmuş, o da: “Çok soru sorarak...”[4] demiştir.

Bizim için, Peygamber Efendimizin (sav) dinle ilgili her sözü ve her davranışı bağlayıcılık arz eder; çünkü Allah Teâlâ: “O size neyi verdiyse alın, neyi yasakladı ise kaçının.” der. Şeriata dair uygulamalar tarihsel değil evrenseldir, her dönem ve her toplum için vacip veya müstehab hükmündedir; çünkü Allah Teâlâ: “Hepiniz birden İslam'a girin ve şeytanın adımlarını takip etmeyin.[5] der. Allah (cc) Kur'an'ı koruduğu gibi, onun pratik uygulaması olan sahih sünneti de korumuştur; çünkü “(O) Kitabı ve Hikmeti indirmiş, sana bilmediğini öğretmiştir.[6] der. Kur'an ayetleri Arapça mübîn olarak inmiştir, ama onun detaylı açıklamasını Peygamberimize (sav) bırakmıştır. Çünkü: “Sana bu Zikri Biz indirdik ki, insanlara kendileri için açıklamada bulunasın ve onlar da durup iyice düşünsünler.[7] der.

Namaz gibi birçok ibadet vardır ki, bizlere nesilden nesile kör bir taklit ile aktarılmış değildir; bizatihi Peygamber Efendimizden (sav) nakledilen hadislerin inceden inceye kritik edilerek, zayıfının sahihinden, nasuhunun mensuhundan ayrılması ile tespit edilmiştir... Eğer sünnet günümüze kadar korunmamış olsa ve hiçbir sahih hadis elimizde olmasa, “ikametu's-salah” (n
amazı kılmak) ne demektir, vakitleri ne zamandır, hangi hareketlerden ve sözlerden oluşur, nasıl başlanır nasıl çıkılır, bilemezdik...

Denilse ki, geçmişte de günümüzde de pek çok grup ve hizip var ki, hadisler sebebiyle şiddete başvuruyor, kadınlara ve çocuklara kötü davranıyor ve insanları kitleler halinde feci biçimde katlediyorlar değil mi? Buna cevabımız şudur: Kesinlikle hayır! İş bunun tam tersidir. Nitekim mesela, Hariciler'e baktığımızda, sahabenin hiçbirini güvenilir görmedikleri gibi hiçbir hadis rivayetini de dikkate almamışlardır. İbn Abbas (ra) onlar için der ki: “Haricilere ayetlerden sormayınız, onlara sünnetten sorun, çünkü onlar Peygamber'in sünnetini bilmezler.” Günümüzdeki IŞİD de böyledir; onların meşhur “Dimaq” isimli dergilerini incelediğimizde, çoğunlukla Kur'an'da kâfirlerle amansız biçimde savaşmayı emreden ayetleri delil getirdiklerini görürsünüz... Oysa hadislerde savaşmanın adabından, kurallarından ve sınırlarından bahsedilmekte, insanlarla olan ilişkilerde nasıl davranılması gerektiği anlatılmakta ve mekârim-i ahlâk öğütlenmektedir.

O yüzden biz de bilhassa genç kardeşlerimize bu yönde okumalar yapmalarını, klasik İslam eserlerine öncelik tanımalarını; İmam Ebu Hanife, İmam İbn Abdilberr, İmam Maturidî, İmam Beyhakî, İmam Gazalî, İmam Aliyyu'l-Kârî, İmam Nevevî, İmam İbn Hacer el-Askalanî (rhm) gibi şahsiyetlerin tüm eserlerini tavsiye ederiz... Hiç değilse “40 Hadis ve Şerhi[8] türündeki eserleri mutlaka okumak lazım.

Allah Teâlâ'nın şöyle buyuruyor:

Şüphesiz sen büyük bir ahlak üzerindesin...”[9]

Ey iman edenler, sizi hayat verecek şeylere davet ettiği zaman, Allah'a ve Peygamberine icabet edin...”[10]

De ki: Eğer Allah'ı seviyorsanız bana uyun ki, Allah da sizi sevsin ve günahlarınızı bağışlasın...”[11]

Ey iman edenler, Allah'a ve ahiret gününe iman edenler ve Allah'ı çokça zikredenler için Allah'ın elçisinde en güzel bir örnek vardır.”[12]

Hayır! Rabbine andolsun ki, eğer aralarında çekiştikleri işlerde seni hakem tayin edip sonra da verdiğin hükme içlerinde hiçbir sıkıntı duymadan razı olmadıkça, tam manasıyla iman etmiş olmazlar.”[13]

İşte böyle; sözlerin en güzeli Allah'ın (cc) kelâmı Kur'an'dır, yolların en güzeli de Hz. Muhammed'in (sav) yoludur - sallalahu aleyhi ve's-selam...

(Vavelif Dergisi, 27. Sayı, Eylül 2017)



[1] Bkz. Mustafa Sabri Efendi, İlahî Adalet isimli eseri…
[2] Müslim, Misafirin, 139. Bu Hadisin açıklaması için; bkz. Mustafa Genç, Sünnet-Vahiy İlişkisi isimli eseri…
[3] Bkz. www.sahniseman.org (İslamî İlimler Eğitim ve Araştırma Merkezi) resmî internet sitesi…
[4] Bkz. İbn Abdilberr, Camiu Beyanil İlmi ve Fadlihi isimli eseri…
[5] Bakara, 208.
[6] Nisa, 113.
[7] Nahl, 44.
[8] Bkz. İmam Nevevî, “40 Hadis ve Şerhi”, Ravza Yay. ve İmam Beyhakî, “el-Erbaun es-Suğra”, Medarik Yay.
[9] Kalem, 4.
[10] Enfal, 24.
[11] Al-i İmran, 31.
[12] Ahzab, 21.
[13] Nisa, 65.

1 yorum:

Anonim dedi ki...

Emre can hocam çok güzel maşaAllah.. Ünv.den Adem kardeşin..Duaya devam..